FREDDIE
- Ayşegül Palamutcu
- Nov 5, 2018
- 5 min read
Freddie Mercury‘nin hayatının belli bir döneminin konu alındığı Bohemian Rhapsody adlı filme dün gittim.
Freddie Mercury hakkında çok yazıp sildim.
Bu güne dek hiç bir yazı yayınlamadım onunla ilgili.
Sebebi de Freddie Mercury’i bir filme bir yazıya sığdırmanın imkansız olması. Denedim olmuyor cidden. Nereden anlatırsanız bir yerden eksik kalıyor. Filmde de aynı şey yaşanmış. Tabii ki nereden baksanız eksik kalacak ve bu biyografik bir belgesel değil.
Film.
İlk izleyişimin ardından yazıyorum bu yazıyı. Sahne sahne incelemem çok mümkün değil o yüzden. Hatırladığım kadarıyla bana hissettirdiklerini anlatacağım.
İlk olarak film bana Freddie Mercury’nin ne kadar “büyük” biri olduğunu tekrar benimsetti. Asıl olayı da buydu zaten bence. Kameranın Live Aid sahnesinde binlerce insanın içinden geçip Freddie’ye ulaşması…O hissiyatı size en iyi yaşatan sahnelerden.
Freddie Mercury büyük adamdı!
Her zaman ve hala öyle…

Freddie Mercury’nin hayat hikayesine çocukken yaşadıklarına bakarsak dişleri her zaman hayatında büyük bir problem ve insanlar için bir alay konusu olmuş. Tamam biliyoruz. Ancak filmde o kadar abartmışlar ki. Biri cadılar bayramında Freddie Mercury olsa ancak bu kadar abartılabilirdi.
Diş protezini yapan kişi konusunda uzman biri. İsmi Chris Lyons. Daha önce Iron Lady, The Revenant ve Game Of Thrones gibi yapımların diş protezleri onun elinden çıkmış.
Rami Malek’le tanışmaya giderken beş set protez götürmüş çünkü yüzüne hangisinin en uygun olacağından emin değilmiş. Hatta bu protez dişlerden biri Freddie Mercury’nin dişleriyle birebir ölçülrdeymiş.
Rami Malek insanın dişlerinden rahatsız olup ağzını eliyle örtme hissini yaşamak istediğinden. Dişler ağzına göre ayarlanmış ama yine biraz büyük bırakılmış. Çekimlere başlanmadan önce dişleri takıp dolaşmış hatta.
Eski röportajlarını konuşmalarını çocukluğumdan beri defalarca izledim. Onlar da izlemiş tabii ki….
Karikatürize bir görünüm vermemeye çalıştıklarını söylüyor bir röportajda Chris Lyons.
Gel gelelim dişler Jet Sosyete’deki kadın karekterin dişleri gibi neredeyse. Çok abartılmış bence.
Bazı sahnelerde makyaj o kadar olmamış ki Mick Jagger’a, Freddie Mercury’den daha çok benziyordu Rami Malek.
Kronojik imaj sıkıntıları da var.
Brian May’i oynayan adam en çok benzeyen olabilir. O da adam gerçekten benziyor yani.
Kronoloji demişken her şey birbirine karışmış gibi aslında. Ordan ordan alınıp bazı hikaye ve kişiler birleştirilip olay örgüsü kurulmuş. Şöyle bir şey var öyle fan falan değilseniz hissetmezsiniz. Fan iseniz de olayın bir film olduğunu unutmadan izlemeye çalışın.
Ben şey demedim yani “Ayol sorsaydınız söylerdim burası yanlış şekerim. Olmamış…. “.
Bir kere her şeyi geçtim “Ayol” demem zaten ben.

Film genel olarak çok yüzeyseldi ve öyle olmak zorundaydı. Bunu kötü bir eleştiri olarak söylemiyorum. O kadar çok bilgi ve olay var ki hayatında hangi birini işlesinler?
O herkesin bildiği tanışma hikayelerini çok güzel yansıtmışlar. Yani bir adamla tanışıyor ismini soruyor duyduğunuzda Freddie’nin hayatına kimler girip çıktı biliyorsanız karşınızda görmüş oluyorsunuz
. Zaten seyircinin Freddie’nin hayatını çok iyi bildiği düşünülerek çekilmiş bazı sahneler. Mary’nin hamile kaldığını açıkladığı sahne mesela “Nasıl yaparsın?” diye soruyor ya Freddie, bu olayın geçmişinde Mary’nin ondan çocuk doğurmak istemesi ama Freddie’nin bir röportajında “Çocuk sahibi olmak yerine bir kedi daha alırım. ” demesi de var.
Film size yeni bir şey katmıyor.
Sadece bir kat daha artıyor Queen’e olan hayranlığınız.

Freddie Mercury’nin tasarımcı kimliğine yoğunlaşılmamış. Kıyafet tasarımlarının bir çoğu ona ait halbuki. Dediğim gibi çok çok fazla şey var. Genel olarak Freddie çok güzel anılmış.
Sinemada Queen dinlemek o hikayeye şahit olmak harika! Öyle ya da böyle filmin Queen ve Freddie ilgili olup da ağlamadan izlemem imkansızdı. Tabii ki öyle çok da ağlak bir film değil. Hatta çok komik kısımları da vardı.
Ama beni biliyorsunuz müzik konusu benim için başka bir şey. Bazen müzisyenlerin hayatlarına o kadar giriyorum ki insanların onların hakkında konuşması beni rahatsız edebiliyor.
Atıyorum Guns N’ Roses dinleyen biri gelip yalan yanlış konuşuyor. Bir de üzerine basa basa diretiyor. Ailemden birilerine laf ediliyormuş gibi hissediyorum.
Eskiden daha fenaydım.
Gerçek hayatta Rock müzisyenleriyle tanışa tanışa biraz törpüledim sanırım. Onlar bu kadar takmıyor.
Bana n’oluyor? Eskisi kadar takmıyorum. Bir ara kimseyi kırmamak için müzik konuşmuyordum.
“Doors sever misin?” dediğimde ” Evet 90’lar severim!” diyen duydu bu kulaklar.
Bilmiyorsan bilmiyorum de.
Ay yine sıkıntı bastı!

İnsanlara verdiği cevaplardaki zeka, kurduğu dialogların şahaneliği, insanlara haklı veya haksız akıllıca laf sokması bunlar zaten Freddie Mercury’nin karakterinde olan şeyler.
Doğru kullanıldığında egonun yararlı olabileceğinin en güzel örneklerinden Freddie Mercury.
Sahnede ne kadar rahat olduğu aslında olması gereken insana dönüştüğünü söylediği sahnede içim cız etti yani asıl anlatabilirim bilmiyorum çünkü benzer şeyleri ben de söylerim hep. Daha önce kimseden duymamıştım. Kamera önünde çalışırken hissiyatım aynen bu şekilde. Gün içinde kendimi zincirliyorum belki ama kamera önünde kendim istediğim gibi olabiliyorum.
Çünkü yaratabiliyorsun o noktada insanlara istediklerinden de daha iyisini verme şansına erişiyorsun. Kendini serbest bırakıyorsun. Özgürlük hissiyatını orada yaşıyorsun. Asıl olduğun insan oluyorsun. Ufacık bir yapmacıklık kamerada çok büyüyebiliyor. Kendin olmak dışında bir seçeneğin yok.
Bu noktada da karakter çok önemli. Sesin güzel olsun, o tavır ve karakterin olmadığında hiç bir işe yaramıyor.
Freddie Mercury’nin özgüveni olmasaydı toplumda “dişlek” ve “Pakistanlı” olarak kalmaya devam edecekti. Ama etmedi kitlelere sesiyle hükmeden bir efsane haline geldi…
Eeeeeeee ooooooh!

Hayatta aidiyet hissinin olmaması kendinizi ummadığınız yerlerde bulmanıza neden olabiliyor. Aynı şehirde 10 gün kalınca batıyor o şehir bana.
Bazen sizi çok seven insanlara bile bir şekilde ait hissedemediğinizden elinizde olmadan veda etmek zorunda kalıyorsunuz.
Hiç bir şeyin yetmediğini hissedebiliyorsunuz.
Hayatınızdan çıkan insanları özlemiyorsunuz.
Herkesin yalnız öleceği ve aslında hayatta gerçekten kimsenin umrunda o kadar da olmadığımız fikri gün içinde aklımızdan uçup gidiveriyor.
Koşuşturmaya kapılıp çevreyle bütünleşiyoruz.
Ait olamama hissini belki şöyle anlatabilirim herkes tek başına ama siz “yalnızsınız” ve bu aklınızdan çıkmıyor. Her an her yerde yanıbaşınızda.
Freddie Mercury de ilk önce doğduğu yeri, sonra ismini, ailesini, yaşadığı yeri, ailesini, soyadını ve sonlara doğru solo kariyerine yönelmek adına Queen grubunu terkediyor. Ego’nın da çok büyük etkisi var tabii. İnsan hasta olduğunda kendini ait hissettiği yer, o zamana kadar vakit geçirdiği yakınları,akrabaları oluyor. Bu durum öyle apaçık gösteriyor ki bazı şeyleri, bazen hiç bir kan bağınız olmayan biri bile size akrabanızdan daha yakın olabiliyor
. Queen’in aslında aile olması ve birbirleri olmadan istedikleri gibi beste yapamamış olmaları gibi. Freddie’nin son zamanlarını Queen’le geçirmek istemesi gibi. Aslında o kadar savunmasız ki oradan oradaya savruluyor.
Hastalığı “fetiş” haline getirilip anlatılmamış ama duygusal anlamda o ağırlığı vermiş bence film. İnsanlık hastalık muhabbeti yapmaktan aşırı zevk alıyor. Çok şükür hastalığı hiç bir şekilde karakterin önüne geçirmemişler.
Bir noktada da her şeyi bir kenara bırakıp kabullenmek gerek. Çünkü gerçekten hiç bir şeyin, o kadar da, önemi yok. Freddie’nin babasının yanına Live Aid konserinden önce erkek arkadaşıyla gittiği kısım tam olarak bu.
Baba oğlunu ve oğlu da babasını kabulleniyor. En azından artık geç de olsa nasıl dialog kurmaları gerektiğini biliyorlar. Bu çok büyük bir rahatlama olsa gerek insanın hayatında. Hepimiz yaşarız umarım. Kabullenip yolumuza bakarız.
Basın toplantısı sahnesinde, insanların dedikoduya açlığı bende bir iğrenme hissi yarattı.
Toplum… Ahlak… Cinsel Yönelim… Aids… Aile baskısı…Beklentiler…KABUS!

Birilerine bir şey açıklamak zorunda olmadığın halde bunu kimsenin anlamaması, kimseyi ilgilendirmediği halde hayatına müdehale edilmeye çalışılması, senin ne yaşadığın hakkında ufacık bilgisi olmadan insanların fikri olması, aslında senin tırnağın olamayacak olmaları… İçimden küfür etmek geliyor. “Kötü insan” olmak çünkü bence bu… Sanki birilerine iyilik ve örnek olma borcun varmış gibi herkesin seni kendi ahlak ve değer yargılarına göre bir kalıba sokmaya çalışması, yargılaması. Tiksindirici…
Ahlak evrensel değildir.
Zarar görülmediği sürece de kimseyi ilgilendirmez. Birinin davranışını takdir etmiyor musun ? O zaman sen yapma… Göz önünde olunca bir eğlence malzemesi haline geliyorsun. Sadece Freddie Mercury için değil tüm ünlüler için bu, bu şekilde.
Uzaklara gitmeden yakın tarihten örnek Ahmet Kural-Sıla vakası… Kadını “Dayak yemeseydi. Ben hiç yakıştıramadım” diye kınayana denk geldim. Olayı yaşayan olunca o işler öyle kolay olmuyor.
Dışardan söylemesi kolay. Duygularını bilemezsiniz.
Basına soyunan insanı eleştirenleri anlamıyorum bak bir de. Soyunduysa soyundu.
Çıplaklıkla ne sorunun var ?
E sen soyunma. Kimse seni soymuyor ?!
Bakmak zorunda da değilsin. Ayıplamak neden?
Herkes ahlak bekçisi.
Gizli sapık.
İyi ki bir filme gittim nasıl dolmuşum… Filme mutlaka gidin. Öyle ya da böyle filmin Queen ile ilgili olması ellerinden geldiğince Freddie Mercury’i anmaya çalışmış olmaları alkışı hakediyor.
Sinemalarda bundan sonra Wembley konserini vizyona koysalar her gün giderim.
Keşke öyle bir şey olsa.
İyi ki dünyaya geldin Freddie Mercury!
Her şey için teşekkürler!
Freddie Mercury ve Jim Hutton’ın banyo sefası videosuyla sizleri baş başa bırakıyorum. Buyrun 🙂
Ayşegül


Comments