Girona Maceram
- Ayşegül Palamutcu
- Sep 30, 2016
- 6 min read
¡Hola!
Size Girona’da yaşadıklarımı anlatacağım bu yazıda. Hem turistik hem de anı yazısı niteliğinde olacak. Daha çok anı. Lila ve Anna isimleri sürekli geçecek o yüzden şimdiden tanıtayım Lila benim İspanya’daki en yakın arkadaşımdı. Anna ile Girona’ya gittikten sonra samimi olduk. Okumaya niyetliyseniz başlıyorum!
Girona Barselona’ya trenle 38 dkya uzaklıkta küçücük bir şehir. İsmini sürekli duyuyordum ancak popomu kaldırıp gitmemiştim. Detaylara gireceğim.

Paskalya kutlamaları vardı. Lila aradı “Sagrada Familia’ nın arkasındaki küçük kilisede ayin var gelir misin? Sonrasında da Duncan, Ludwig falan çatıda takılacağız hep beraber. ” dedi. “İyi. Tamam. Geliyorum.” dedim. Neyse giyindim kiliseye gittim. Ayin boyunca Gaudí’ nin mezarının yanıbaşında durdum.

Peder İsa’ nın bedenini temsil eden küçük helvalardan dağıtıyordu. Lila tutturdu “yiyelim yiyelim!” diye. Sıraya girdik. Rahip geldi siz “Hristiyan misiniz?” dedi. Lila “Katolik” diye düzeltti. Ben bir şey demedim. Bir yandan ilerliyorum, içimden de düşünüyorum; “Yalandan kim ölmüş? Hem ben bi’ şey demedim ki! Kutsa bizi peder!”. Neyse yedik helvamızı ayin bitti. Yanımıza mini etekli kırmızı rujlu güzel bir kız geldi. Lila’yla okulda tanışmışlar. Brezilyalı oldukları için hemen samimi olmuşlar. Kız geldi sonra bana sarıldı. Sagrada Familia ile ilgili bilgiler verdi. Lila’ya dedim ki “O kadar güzel ki bizimle konuşmaya tenezzül etmez diye düşündüm.” Sonradan tanıdıkça anladım ki Anna güzelliğinin farkında olmayan bir kız. Neyse sonra Lila’ nın çatıya çıktık. Hep beraber güzel bir akşam geçirdik. Lila’ya dedim ki “Girona’ya gidelim! Yarın hemen gidelim!”. Sözleştik. Ertesi gün oldu, saate bi baktım 15.00. Dışarda deli gibi yağmur yağıyor. Hepimiz aksamdan kalmayız. Tabii plan suya düştü. Neyse arayıp “Pazar kesin gidiyoruz!” dedim. Pazar günü saat 10’da Sans Estació tren garında buluşmaya karar verdik. Lila oraya 10 dk mesafede oturuyor. Benim evimden 40 dk. Ben 9.20de istasyonda oldum biletleri alıp Lila’yı aradım. Yolda olduğunu söyledi.
Tren biletleri gidiş dönüş 24 euro tutuyor bu arada. Hızlı tren olduğu için 38 dakikada orda oluyorsunuz. Lila 10’a 10 kala geldi. Güvenlikten geçtik. Görevliye Girona trenini sorduk. Bizi bir sıraya yönlendirdi. Ben de gidip tabloda saat ve peronlara bakarım hep n’olur n’olmaz diye, alışkanlık. Bir baktım yanlış! Lila’ya alt katı işaret ettim. Koştu. Trene 2 dk var! Sonuç olarak bizi aşağı indirnediler çünkü biletlerde bizim okumadığımız küçücük ama önemi büyük bir not varmış; ” Kapılar hareketten 2 dakika önce kapanır. Elektronik sistem.” Lila sinirli bir şekilde bilet ofisini bastı. Görevlilere konuşmaya çalıştık. En azından bileti degistirebilirlerdi ama değiştirmediler. Yeni bilet almak zorunda kaldık. Çok üzüldük ama yapabilecek bir şey yoktu. Yeni bilet aldık. Lila o sırada Anna’nın da bize katılıp katılamayacağını sordu. “Mutlu olurum tabii gelsin!” dedim. Sonraki trene bindik ve kapılar söylenilen saatten tam 8 dakika sonra kapandı. Yani göz göre göre treni kaçırmamıza izin vermiş pisler! Girona’ ya vardık. Anna ile buluştuk. İstasyondan çıkınca şehre doğru yürüdük. İlk bakışta her yer Barselona’ya o kadar benziyordu ki “Şehir değiştirmedim mi ki?” diye düşündüm. Google maps’ i açtım. Gezilecek yerlere bakıyorum. Sinema müzesi olduğunu gördüm. Hemen kızlara söyledim. Pek ilgilenmediler. Sonra sokaklarda dolaşmaya başladık.

Bir baktım bit pazarı! Çok severim. Dağıldık bakınmaya başladık. Ben hemen gözüme bir çanta kestirdim. O kadar tatlıydı ki… Fiyatını sordum adam 15 euro dedi. Başladım pazarlığa. Ben fiyat indiriyorum adam “No! No! No!” diyor. Amca diyorum param yok bak ben öğrenciyim yap bi güzellik, bunlar gülmeye başladılar. N’oluyor dedim. Meğer adam 15 değil 5 demeye çalışıyormuş iki saattir. Yani aslında o demiş de benim İspanyolcam yetmemiş her zamanki gibi. Baktım çanta 5 euro “O zaman 4 euro’dan ver alıyorum haydi!” dedim. 5 dakika önce 10 euroya tamam diyen ben çantayı 4 eurodan almış oldum. Kızların yanına koştum. Lila çantaya bayıldı. “Geleli ne kadar oldu ne ara alışveriş yaptın. İnanamıyorum sana!” dedi. Tabii çantanın 4 euro olduğuna da inanmadılar. Ayy çok seviyorum canım çantam! Bitli çantam!
Bir tane de az kullanılmış Yellow Submarine CD’ si buldum onu da aldım ve ordan dos doğru John Lennon bahçelerine gittik. Vee bahçelerde hiç bir şey yoktu! Yani gitmeseniz de olur.

Şehrin eski merkezini,katedralini ve sokaklarını gezdik. Gezerken Türk teyzelerden oluşan turist kafilesiyle karşılaşmalayalım mı! Bizi gördüler 3 kız geziyoruz. Biri “Şahika bak ne güzel çıkmışlar, geziyorlar bunlar da buralı değil herhalde. Pek şeker şu minik olan (Lila’yı kastediyor.)” Şahika teyze de ” Bizim kızlarımız da güzel öyle deme” dedi. Şahika teyzem benim! Türk kadınının yenilmez savunucusu! Yirim yirim! Yanlarından geçerken gayet olağan bir şekilde “İyi pazarlar!” dedim. Şok oldu bunlar. İçlerinden biri siz bizi nerden tanıyorsunuz? Gruptan değilsiniz siz dedi” dedi. “Sadece selam verdim. Tanımıyorum” dedim. Sonra tekrar karşılaştık. Sohbet ettik diğer teyzelerle. Bir sürü soru sordular bana. Sarıldılar öptüler. Nedense bana çok üzüldüler. “İspanyalar’da tek başına ah yavruum!” dedi biri. Üzülecek bir sey olmadığını, gayet mutlu olduğumu anlatmaya çalıştım. Sonra iyi gezmeler diledikten sonra arkamı döndüm merdivene oturdum kızların fotoğraflarını çekiyorum. Aşağıda poz veriyorlar. Rehber de onlara bir şeyler anlatıyor. Bana “Bizi tanıyor musun?” diyen kadın geldi. “Sen bizim rehberimizi mi dinliyorsun biz para verdik ona bıdı bıdı…” şeklinde konuştu. Ben ama fotoğraf çekiyorum sadece. Arkam dönük. Konuyla alakam yok. Yani hem dinlesem n’olacak. Ben turda olsam gezgin birini görsem kendim davet ederim. Faydalansın diye. Turla murla işim olmaz gerçi. Ben zaten Triposo uygulamasından gerekli bilgiyi alıyorum gittiğim yerlerde. Varsa free walking tour’ a katılıyorum. Muhtemelen kadının sorunları var. Bilmiyorum ama üzülmüştüm. Şahika teyze duymadı, duysa korurdu beni. Şaka bir yana insanlar neleri hesaplıyor…

Sonra yola devam edip oradaki eski Türk hamamını gördük. Bizim taşımız toprağımız tarihi eser olduğu için ben çok yadırgamadım ama kızlar bayıldılar. Türkiye’ye gelsinler hamama götüreceğim onları. İyice bi çitilesinler. Sanki kendim çok gittim ya. Bir kez spa merkezinin hamamını kullandım. Hamam tecrübem bundan ibaret. Onlar gelince Adile Naşit’ in hamam sahnesini açıp “Bunun aynısından yapalım!” diyeceğim. Sarma da sararız gitmeden. Nom nom nom!

Bize yolda karşılaştığımız diğer gezginler, Girona’da bir aslan heykeli olduğunu ve eğer her kim aslanın poposunu öpmeyi başarırsa Girona’ya geri döneceğini söylediler. Efsaneye bak! Biz aslanı 1 saate yakın aradık ve bulamadık. Kafamızda heybetli bir aslan heykeli ve fotoğraf çekilmek isteyen insanlar vardı çünkü. Neyse birine sorduk sonunda: ” Pardon aslan varmış ( bulup kıçını öpmek istiyoruz da) nerde acaba?” Gelen cevap: ” Demek aslanın kıçını öpmek istiyorsunuz. Şurdan sağ yapın orada göreceksiniz zaten herkes aslanın kıçını öpmek için uğraşıyor olacak.” Cidden böyle söyledi adam. Neyse bulduk sonunda. Aslan dedikleri şey incecik bir sütunun tepesinde küçücük bir figürmus! Millet sütuna tırmanmaya çalışıyor. Ama yani düşenler mi ararsın yanlışlıkla direk dansçısı olanlar mı… bizim grupta boyu en uzun olan ben olduğum için kızlar aslanın kıçını benim öpmemi uygun gördüler. Sağolsunlar… Ben de baktım nasıl yırtarım bundan diye. Kamerayı aldım. “Merak etmeyin hepimiz öpeceğiz!” dedim. Sütunun altına geçmesini rica ettim Anna’ dan. Sürekli biraz ileri geri derken “Öp Anna!” dedim. “Neyi?” diyor hala. Açıyı öyle bir ayarladım ki Anna kamerada aslanı öpüyorumuş gibi gözüküyor. Sırayla hepimiz aynı şeyi yaptık. Yani Aslanın kıçını öptük. Sonra ne mi oldu dersiniz? 1 hafta sonra Costa Brava tarafina giderken şehri sel bastı orası yerine Girona’ya gitmek zorunda kaldım! Kaderin bir cilvesi mi, yoksa gerçekten aslanın parlayan poposunu öptüm diye mi oldu bilmiyorum ama kehanet gerçek oldu!
Girona’ nın bana kalırsa en değerli yeri sinema müzesi. Kızlar burayı görmek yerine Eiffel’ in tasarladığı dandik köprüyü görmeyi tercih ettiler. Cidden çok dandik bizde foseptik derelerinin üzerine tenekeden bir geçit yapar ya belediye, hah aynı onun gibi. Onların öyle köprüleri yoktur belki Brezilya’da ne diyeyim… Neyse köprüyü bu kadar gömdüğüm yeter gelelim sinema müzesine. Müze 3 katlı. Giriş 5 euro. Girişte ufak bir salonda kısa bir film gösterimi yapıyorlar. Fotoğraf tarihinden başlayıp adım adım sinemaya kadar geliyorsunuz katları çıktıkça. Ben o kadar heyecanlandım ki annemle babamı aradım. Onlara da gezdirdim müzeyi. Sonra önüme lap diye James Dean’ in çizmeleri çıktı! Annem telefonda ” Ayyy Ayşegül hacı olduuun! Sinema hacısı oldun!” diye bağırıyor. James Dean’ i çok severim. Söylememe gerek yok sanırım ama olsun ben söyleyeyim.
Neyse müzede eski kameralar, fotoğraflar ve bir sürü antika film makineleri vardı. Yıllarca sinema tarihi dersinde bize anlatılan her şeyi canlı canlı görmüş oldum. Çok güzeldi. Fotoğrafçılık ve sinemayla ilgileniyorsanız aynı zevki alırsınız diye tahmin ediyorum. Çok güzel interaktif bir müze. Dönme vaktimiz geldiğinde hep beraber birer kadeh cava içip, tren istasyonuna gittik. Sohbet ediyoruz bir yandan. Tarkan’ ın Brezilya’ da çok ünlü olduğunu öğrendim. Kızlar bir anda ” yakalarsam mucuk mucuk ” diye şarkıyı söyleyip dans etmeye başladılar. Zaten kapı gicirdasa dans ediyorlar. “Bu adamdan mi bahsediyorsunuz?” diye Tarkan fotoğrafı gosterdim. Bunlar çığlık çığlıga! O sirada trene 10 dakika var tren ortada yok. Lila’ya “Doğru baktığına emin misin perona?” dedim. Tabii bizimki yine yanlış bakmış. Her zamanki Brezilyalı rahatlığıyla oturuyor. Aşağı koştuk yine bu sefer yakaladık. Anna bir sonraki trenle geldi. Maceramız da burada sona erdi.
Seyahat fotoğraflarımı instagram üzerinden paylaşıyorum. instagram.com/ms_brownstone
Bonus:




Comments